Cüzdanımızda Hugh Jackman fotoğrafı taşımamızın 15 nedeni

Hasret bitiyor: "An Evening With Hugh Jackman" gösterisiyle dört gün boyunca Zorlu Center PSM'de sahne alacak olan, ailemizin Avustralyalısı Hugh Jackman'a kavuşmaya saatler kaldı. 

Ta Sydney’lerden kopup gelen Jackman, 90’ların ortalarından itibaren Avustralya’yı bir salgın gibi ele geçirdi; hem tiyatro ve müzikali, hem de sinema ve televizyonu bir arada yürüttüğü oyunculuk kariyeriyle kısa sürede ününü kıtanın dışında da genişletmeyi başardı. Aktör, milenyumun ilk yılında Swordfish ve X-Men’le ülkemizde de tanınır hale gelmeye başlamıştı. Bizim radarımıza girişi ise, 19. yüzyıldan kopup gelerek, kendini 21. yüzyıl New York’unda bulan bir İngiliz asilzadesini canlandırdığı bilimkurgu soslu bir romantik komedi olan Kate & Leopold’la (2001) oldu. Türk televizyonlarının da sıkça yayınlamayı ihmal etmediği yapımın baş karakteri Albany Dükü Leopold Mountbatten, ideal erkek tahayyülümüzü hiç de gerçekçi olmayan standartlara çekerek özellikle ergenliği 2000’ler başlarına denk gelmiş pek çok kadının ileride aşk hayatında mutsuz olmasını garanti altına aldı. 

People dergisi tarafından 2008 yılında “yaşayan en seksi erkek” seçilen Jackman, Prestige, Australia ve Les Miserables gibi “ağır” yapımlardaki ses getiren performanslarıyla güzel bir yüz ve harika bir vücuttan çok daha fazlası olduğu mesajını verdi (bize o da yeterdi gerçi). Her birinde fazlasıyla başarılı olduğu oyunculuk, dans, tiyatro, müzik, sunuculuk ve modellik çalışmalarıyla “çok iyi yapamadığı bir şey var mı acaba?” dedirten aktörü sevmemek zaten imkansız gibi ama, bizi cüzdanımızda kendisinin resmini taşıyacak, ailemizden biri muamelesi yapacak seviyeye getiren neydi?

1- Harika dans ediyor.

Dansla alakası düğünden düğüne zeybek oynamaktan ibaret olan babalarımız ve ritmik olarak sallanıp, dans ediyor efekti yaratmaya çalışan erkek arkadaşlarımıza kötü haber: dans eden erkek deyince artık aklımıza böyle bir şey geliyor, ona göre. 

2 - Konuşmak yerine sürekli şarkı söylese itirazımız olmaz.

Bu konuda en iyisi biz susalım da Hugh Jackman konuşsun, pardon şarkı söylesin.

3- Ödül şovu sunmakta üstüne yok.

Ödül töreni yapımcılarının hızlı arama listesinde olduğuna şüphe yok. Hatırlarsınız, 2009 yılında Akademi Ödülleri’nin sunucusu olarak seçilen Jackman, ekonomik kriz nedeniyle gecenin bütçesi daraltılınca “evinin garajında yaptığı” dekorlarla törenin açılışı için muhteşem bir müzikal hazırlamıştı ki, o günden beri hiçbir şey eskisi gibi olmadı. 

İş Oscar’la kalmıyor tabii. Tiyatro dünyasının en prestijli gecesi olan Tony Ödülleri’nin 2000 yılından beri müzmin sunucusu olan Jackman, Tony performanslarından biriyle Emmy Ödülü’nü de eve götürdü. 2011 Tony Ödülleri’nde “her türlü ödül törenini senden daha iyi sunarım” iddiasıyla Jackman’la bir müzikal tiyatro düellosunda bulunan Neil Patrick Harris’in, Oscar sunmakta biricik Wolverine’imizin yanına bile yaklaşamadığını bu sene üzülerek gördük. Açıkçası Hugh Jackman sunduğundan beri Oscar’larda bir türlü aradığımız tadı bulamadığımız için bizzat Jackman’ı suçluyoruz, kusura bakmasın. 

4 - Karısına çok aşık.

Kabul, biz de bir dönem sürekli yanında gördüğümüz ortopedik terlikli kadını annesi sandık, biz de Deborra-Lee Furness’la evliliklerini kabullenemedik. Ama hikayelerini öğrenmeye ve her fırsatta övgüler düzdüğü, sürekli aşkını haykırdığı, bir hafta ayrı kalmaya dahi dayanamadığı Deborra-Lee’yi yakından tanımaya başlayınca bu evlilik, Jackman’ı sevme nedenlerimizden biri oldu. 

Oyunculuk okulundan mezun olur olmaz yapımcılar Jackman’ın kapısını çalıyor ve genç aktör yeni başlayacak Correlli dizisinde önemli bir rol kapıyor. Bir hapishanede geçen dizi, kurumun psikoloğu Louisa Correlli (Furness) ve mahkum Kevin’ın (Jackman) imkansız aşkı üzerine. Canlandırdıkları karakterler yakınlaşırken, o sırada 26 yaşında olan Jackman, 39 yaşındaki rol arkadaşı Furness’e abayı yakıyor ama hislerini belli etmeye cesaret edemiyor. İlişkilerinin başladığı gece, Jackman, gelecekteki eşine biraz daha yaklaşma umuduyla dizin tüm oyuncu kadrosunu davet ettiği bir yemek daveti veriyor. Yemeğin ortalarında, o dönem Avustralya’nın en sevilen TV yıldızlarından biri olan Furness’in cep telefonu çalıyor ve bir arkadaşı “Mick Jagger’la birlikteyim, mutlaka seninle tanışmak istiyor, aşağıda limuzinde seni bekliyoruz” şeklinde reddedilemez bir teklifte bulunuyor. Furness ise “Mick Jagger kusura bakmasın, Hugh Jackman’la yemekteyim” diye reddederek büyük bir Rolling Stones hayranı olan Jackman’ın kalbini on ikiden vuruyor (Hugh Jackman adının 1995 yılında kimse için bir şey ifade etmediğini de belirtelim). Jackman, bu olaydan aldığı cesaretle o gece Furness’e açılıyor, o günden beri de hiç ayrılmıyorlar. İşte aşklarının başlamasının müsebbibi olan Correlli'de birlikte rol aldıkları ilk sahne:

5 - Tam bir aile babası.

Onu kırmızı halıdan çok, çocukları 15 yaşındaki Oscar Maximillian ve 10 yaşındaki Ava Eliot’la birlikte dondurma kuyruğunda, scooter üstünde, okul yolunda, çocuk parkında görüyoruz. 

6 - Tuttuğunu koparıyor… konu koca bir kıtanın evlat edinme yasaları olsa bile.

Çocuk sahibi olamayınca, Avustralya yasalarının evlat edinmeyi neredeyse imkansız hale getirmesi ve en iyi durumda bile sürecin 10 yılı bulabilmesi nedeniyle Oscar ve Ava’yı evlat edinmek için Amerika’nın yolunu tutan Jackman-Furness çifti, kendileri adına mutlu sona ulaşmış olsalar da yılmıyor, evlat edinmek için başka bir ülkeye yerleşmeyi karşılayamayacak onbinlerce ailenin ve bir aileye ihtiyacı olan onbinlerce çocuğun sesini duyurmak için halen devam eden büyük bir kampanya olan Adopt Change’i başlatıyorlar. Ufak bir not: evlat edinme konusunda olan çabaları nedeniyle Deborra-Lee Furness, bu yıl başbakanlığın belirlediği “Yılın Avustralyalısı” ünvanına layık görüldü, Jackman da gururla sevgili karısının yanında yer aldı.

7 - Vücudu fevkaladenin fevkinde.

Bu yine konuşmaya gerek olmayan maddelerden biri.

 

8 - Aksanına bayılıyoruz.

Güzel bir ingiliz aksanı duyunca tüm dünya halkları olarak hala dizlerimiz titriyor olabilir ama son zamanlarda (özellikle Hugh Jackman'dan dinlendiğinde) Avustralya aksanını tercih etmeye başladık. Aborijin halkının problemlerinden bile bahsetse merakla dinliyoruz.

9 - Düşüşü bile ayrı güzel.

Düşme konusunda epey tecrübeli bir isim olduğu su götürmez. Öyle ki yıllar içinde düşüşte profesyonellik kazandı, gitgide daha artistik düşüşlere imza atıyor.

10 - Babasının oğlu.

Sürekli gülen suratının ardında bir aile trajedisi olduğu aklınıza gelir miydi? İngiliz bir ailenin beş çocuğundan biri olarak Avustralya’da dünyaya gelen Hugh’nun annesi, gurbete dayanamıyor ve ani bir şekilde ailesini terkederek İngiltere’ye dönüyor. Dört kardeşiyle birlikte muhasebeci olan babası Christopher Jackman tarafından yetiştirilen aktör, yıllarca annesinin gidişini kabullenemese de her zaman hayatında sağlam bir figür olan babası sayesinde o günleri atlatıyor. Bugün her şeye rağmen annesiyle arasının iyi olması ve düzenli olarak görüşmelerini de babasına borçlu olduğunu düşünüyor.

“Kahramanım” diye bahsettiği, hayatın her alanında örnek aldığı babasının yalnız bir ebeveyn olarak epey iyi bir iş çıkardığını söyleyebiliriz değil mi? Bir Hugh Jackman kolay yetişmiyor. 

11 - Saçın sakalın her türlüsüyle kabulümüz.

Kel ve bıyıklı, favorili, kirli sakallı ve uzun saçlı, top sakallı, sinekkaydı tıraşlı, hatta saçı sakalına karışmış… Geniş bir portfolyodaki sinema kariyeri için şimdiye kadar tercih ettiği çeşit çeşit berber kreasyonu arasında “bu olmamış işte” dediğimiz bir tanesi bile yok. Aklı olan kozmetik firması Jackman’a kontratı basar, bizden söylemesi.

12 - Köpeklerine insan muamelesi yapıyor.

“Onların ne eksiği var” diye düşünerek köpekleri Allegra ve Dali’den soyadlarıyla bahsediyor, sık sık işe onlarla gidiyor. Yaşasın, sürekli evcil hayvanımızı anlattığımız için bize garip garip bakmayacak bir erkek.

13 - Yan gelip yatarken bile orijinalitesinden ödün vermiyor.

Hollywood yan gelip yatma yeri değildir diyenlere inat.

14 - Kötü giyiniyor. 

“Yok artık” demeyin, bu konulardan pek anlamamasını, işinde gücünde bir aile babası gibi giyinmesini bile cidden tatlı buluyoruz. 

15 - Leopold Mountbatten'ı canlandırdı.

Sofraya bir hanım gelince muhakkak ayağa kalkan, heykelden operaya her konuda bilgi sahibi, hobi olarak mumları yakıp kendi yaptığı tüy kalemiyle romantik mektuplar kaleme alan, boş zamanlarında da asansörü icat etmek gibi aktivitelerle uğraşan, naif, parasız ama gönlü zengin asilzade Leopold rolüyle zihnimizde yol açtığı hasardan dolayı kendisini affetmiyor ve yazımızı filmin jenerik müziği olan Until ile sonlandırıyoruz.